Özgürlük En Yüce Değerdir !

ÖZGÜRLÜK EN YÜCE DEĞERDİR!..

Özgürlük, en yüce değerdir, elbette ki soyut olarak. Hem de tek başına. Yani “emek” gibi değil, yalnız ve hürdür hürriyet. Doğa olmaksızın emeğin, bir tarafı eksiktir her zaman. Özgürlük ise kelebeğin ve de kuşun kanatlarında somutlanır,  nesnelleşir; çırpındıkça havalanır, çırpındıkça uçar, arşı-semaya ulaşır, isterse eğer cenneti cüdaya konar. Hem de hiçbir ağırlık ve de bağımlılık duygusu taşımaksızın. Kısacası, özgürlük, en yüce değerdir, soyut olarak. Ne var ki “özgür” değiliz, hiçbirimiz…

Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları, Feodal toplum düzeninden çıkıp da, Cumhuriyeti kuran, daha doğrusu, bu uğurda, içinde bulunduğu toplumsal düzeni değiştiren, mücadele eden, ” devrim yapan “Fransız toplumunun insanlığa armağan ettiği kutsi düşünceleridir.

1789 Fransız Devrimi’ni gerçekleştiren halk tabakası, büyük çoğunlukla köylülerden oluşmaktaydı. Büyük, büyük toprakların sahipleri olan derebeylerin ve de siyasi iktidarı elinde tutan kral yanlıları aristokratların hizmetinde çalışan köylüler (serfler), yüzyılların oluşturduğu ezilmişliklerinden bezmişlerdi. Gına gelmişti. Canları boğazlarındaydı ve artık, sırtlandıkları yükten kurtulma aşamasına gelmişlerdi. Özgür köylüler kümesinden çıkıp, toprak sahibi birer özgür yurttaş olmanın istenciyle,  Paris başta olmak üzere, yaşadıkları şehirlerin sokaklarına, “Liberté, égalite, fratérnité; özgürlük, eşitlik, kardeşlik) yazılarını kanlarıyla, canlarıyla yazdılar. Ve dünyanın en çok ses getiren burjuva demokratik devrimini gerçekleştirdiler…

Feodal üretim tarzı, toprak mülkiyetini önceleyen bir sistemdi ve Fransızlar, büyük çoğunluğu bağcılıkla uğraşan köylülerden müteşekkil bir toplumdu. Köylü nüfusun üretimleri, kendi geçim giderlerini dahi karşılamaya yetmezken, özel mülkiyet yasaları nedeniyle, belirlenmiş ve de bellenmiş birer “hak” olarak, ürün hasılatının tamamına yakın kısmı, toprak sahibi feodal beyzadelere akıyordu. Şatolarında, hizmetçileriyle, korumalarıyla ve vassallarıyla konforlu bir yaşam süren beyler, asiller, siyasal piramidin en üstünde oturan kralın emrindeydiler. Sarayında gösterişli bir yaşam süren kral ve hanedan mensupları, feodal beylerin şatolarında sürdürdükleri “itibardan tasarruf olmaz!” anlayışının da üstünde bir debdebeli yaşam içindeydiler. Altın varaklı kurnalardan içiyorlar, altın varaklı tuvaletlere boncuklarını bırakıyorlardı. Sözde yönetmiş oldukları toplumların kanını emen keneler gibiydiler… Buna karşılık, geneli, evrenseli ifade eden topraksız köylüler -sözde “özgür” köylüler- için yaşam, özgürlükten bihaber silikliği içinde, ayakta kalabilmek yarışından ibaretti. Onlar için itibarın ölçüsü, yaşamış olduğuna şükretmeleriyle sınırlıydı. Köleci topluma ait birer köle konumunda değillerdi ama farkında olunsa da olunmasa da Ortaçağın toprağa bağımlı kölesi idiler. Sanayi işçilerinin sayıları oldukça düşük oranda olduğundan, henüz, köylü sınıfı kadar dahi, yani ”kendinde sınıf” bile oluşturamayacak kadar azınlıktaydı. Ve sermayenin güdümünde yaşam sürmek zorunda olan “özgür” işçi sınıfı henüz tarihin sahnesinde yerini alamamıştı. Tarihsel sürecin bu döneminde, İngiltere haricinde bütün Kıta Avrupa’sının durumunda koşullar, feodalizmi aşmaya yetersiz ve her ulus için, hemen hemen birbirine benzer durumdaydı. İşçi sınıfı oluşmamış ve dolayısıyla, sınıf savaşları, ancak aristokrasi ile yükselmekte olan burjuvazi arasında cereyan etmekteydi.

 Sanayi devrimini ilk yaşayan İngiltere’de, henüz pre-kapitalist koşullar hâkimdi; merkantilizm ve manüfaktür dönemi yaşanmaktaydı ve kapitalist üretim sürecine doğru hızla yol alınmaktaydı.

İngiltere, Fransa’dan, yaklaşık 130 yıl kadar önce burjuva demokratik devrimini yaşamış ve Anayasal düzene geçmişti. 1648 Devrimi ile kralın yetkilerini kısıtlayan, kanun yapma yetkisini parlamentoya devreden bir düzeye ulaşmıştı. Kapitalist üretim tarzına ilk geçen ülke olarak, köylü toplumdan, sanayi toplumuna geçişini sürdürmekteydi. Aristokratların yanı sıra yükselen bir ticaret ve sanayi burjuva sınıfı, ekonomik güç olmakla birlikte siyasi iktidara da talip durumdaydı.

Fransız devrimine düşünceleriyle katkı sunan ve “Toplum Sözleşmesi” teorisini savunan Jean-Jacques Rousseau (1712-1778), devrimi yaşayamadan terki-dünya eylemişti. Rousseau’dan önce yaşayan ve İngiltere’de klasik liberalizmin düşünce öncülüğüyle birlikte “Toplum Sözleşmelerinin”  fikir babalığını da üstlenen John Locke ( 1632- 1704), Devlet yönetiminin asli görevlerinin; “İnsan Hakları”, “Özgürlük” ve “Mülkiyet Hakları” başta olmak üzere, “İç ve Dış Güvenliği Sağlamak” olduğunu öne sürmüşler, bu konuda fikir üretmişlerdi. Liberal ekonomi ile birlikte Toplu Sözleşme teorisi, öncelikle 1789 Evrensel İnsan ve yurttaş Hakları Bildirgesine ve sonrasında, 1950 yılında kabul edilen 15 maddelik İnsan Hakları Beyannamesine giden yolun kilometre taşlarını döşemişlerdir. Her iki beyannamenin de ilk maddesini oluşturan, “özgürlük” tanımıdır.

Locke ve Rousseau’ya göre özgürlük, temel olarak ekonomiye, mülk edinmeye indirgenmiştir. Herkes mülk edinmekte özgürdür ancak bazıları, yeteneklerinin doğal bir sonucu olarak, diğer bazılarından daha fazla mülk edinebilir, zira insanlar arasındaki eşitsizlik durumu, yeteneklerle ilişkilidir ve bu nedenle de doğaldır. Rousseau, ‘temsili demokrasi ’yi savunmayıp, eleştirmektedir ve bunun karşısında duran ‘doğrudan demokrasinin’ savunuculuğunu yapar. Ve bu ikisinin arasında bir formül oluşturur. Buna göre; temsilciler sadece aracı olacak, halkın onaylamadığı hiçbir yasa meşru olmayacak, böylece “burjuvazinin egemen bir parlamento anlayışı ile halkın doğrudan demokrasi arzusu arasında bir ara formül bulunmuş olacaktır.

Devrimin Fransız toplumuna getirisi; 1789 Evrensel İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ile birlikte, Fransa’nın şimdiye dek sahip olduğu en demokratik Anayasa olan 1793 Anayasası olmuştur. İnsan Hakları Bildirgesi’nde açıklanan, insanın doğal, devredilemez ve kutsal hakları olduğu vurgusuyla; ÖZGÜRLÜK, MÜLKİYET, GÜVENLİK ve BASKIYA KARŞI DİRENME HAKKI olduğu yazılıp, çizilmiştir. Bu haklar sayesinde herkesin mutluluğunun sağlanacağı iddia edilmiştir. Baskıya karşı direnme hakkı, bir diğer maddede “yasanın buyruğuna direnilemez” diyerek sınırlandırılmış ve direnme hakkına ket vurulmuş, adeta “avuta” çıkarılmıştır. Böyle olunca da, doğal insan hakkını da aşan, toplumsal özgürlüğün söz konusu olduğu durumlarda,  hakların sınırlarını da devlet belirlemeye başlamıştır. 1793 Anayasasında özgürlük, “bireye ait olan, başkalarına zarar vermeden, her şeyi yapabilme erki” olarak tanımlanmıştır. Bu, aynı zamanda, Marx’ın özgürlük düşüncesiyle burjuva özgürlük anlayışının arasındaki sınırları belirleyen bir tanımlamadır. Zira Marx ’ta ÖZGÜRLÜK, "bireylerin birbirleriyle ilişki içinde kendini gerçekleştirmesi" biçiminde tanımlanmaktadır.

12.04.2024. Sedat Pamuk, Bandırma